Erkek arkadaşın hangi Ülkeden?

Kadınları anlamayan kaba saba, vurdumduymaz mı oluyor bu erkeklerin hepsi yoksa dünyanın bir yerlerinde yaşayan harika erkeklerde var mı? Eğer varsa ben ülkeye irtica etmek ve orada yaşamak istiyorum.

Sırf bu merakım yüzünden dünya erkekleri üzerine internette bir araştırma yaptım. Bakalım neler çıkmış.

Dünyanın en yakışıklı erkeleri olarak bilinen İtalyanlar, oldukça bakımlı ve romantiklermiş mesela ama iş sekse gelince genellikle sınıfta kalıyorlarmış. Üstelik bana soracak olursanız öyle çok bakımlı erkek hiç benim tarzım değil. O yüzden bakımlı ve kibar erkek arayan Bursa travestilerinden  Sanat’ı   İtalya’ya gönderme kararı alıp ben biraz daha  araştırayım dedim.

Fransız filmlerinde gördüğüm sarışın ve iyi öpüşmeleri ile bilinen Fransız erkekleri, partner olarak ideal gibi görünse de aslında sadece çok iyi bir sırdaş olabildiklerini öğrendim. Az konuşan sizi bolca dinleyen anlayışlı ve kibar erkekler Fransızlar ama galiba aradığım erkek profili bu da değil. Almanların çalışma ve yaşama hayatlarında çok disiplinli olduğu bilinir. Aslında yakışıklı da sayılırlar, beni iten tek şey ise çok ciddi olmaları, o kadar ciddiyet sıkıcı gelir bana, yok galiba ben bir Alman erkeği ile de yapamam. Kuzey ülkelerin erkekleri ise yaşadıkları şehirler kadar soğuk oluyorlarmış hatta bir o kadar da cimri bizim erkeklerimiz bir bayana hesap ödetmezken onlar yediğinizi, içtiğinizi size fatura ediyorlarmış Bu kadar kabalık olmaz artık.

Amerikan erkeleri ise bağlanmaktan korkan, şişman bağımsızlığına düşkün ve bir o kadar da kaba erkekler tabi Amerika’da yaşayan her erkeği Amerikan erkeği diye saymazsak. Biliyorsunuz Amerika içerisinde neredeyse her milletten insan yaşıyor ve hepsi kendini Amerikan vatandaşı diye lanse ediyor. Geçen yaz Bodrum travestilerinden Ayda, Amerika’nın New York şehrine seyahat etti. Orada en beğendiği erkeklerin hep İtalyan çıktığını söyleyip durdu. Kısacası Amerika’da ne çıkarsa bahtınıza.

Bir İspanyol erkeği ile karşılarsanız size şiir okumasından, romantik ve yakışıklı oluşundan hatta sıcakkanlı oluşundan bu kesin bir Akdeniz erkeği dersiniz. Aman dikkat anında sizi kendilerine aşık edebilirler. Ama işte bunlar da ayran gönüllü oluyorlar her çiçekten bal alama derdine düşüp sizi hemen bırakıyorlar. Dünyanın en ucuna Japonlara bakacak olursak çekik gözlü, ufak tefek sevimli erkekler olsalar da hiç benim tipim değiller. Zaten erkeğin hangi ülkeden olduğunun ne önemi var ki adam olsunlar yeter. Yoksa kendi ülkenizde de yakışıklısı, kibarı, kabası, centilmeni, İşe yarayanı yaramayanı sürüsüne bereket. Şansınız açık olsun iyisine denk gelin yeter. Saygılarımla.

Ağaçların kralı

zeytin_agaci

Ağaçlar kendilerine aralarından bir kral seçmeye karar verirler çünkü her kafadan farklı bir ses çıkaran ağaçların tek bir elden yönetilmesi gerekmektedir. Önce zeytin ağacına giderler ama zeytin ağacı bana verilen bu nimeti bırakıp, kral olamam cevabını verir, Asma ve incirden de olumsuz cevap alan ağaçlar kara çalıyı kendilerine kral seçerler çünkü kara çalının geride bırakabileceği hiçbir şeyi yoktur. İşte kral olmayı hak eden ve insanlara faydalı olmak adına krallığı ret eden ağaçtır zeytin.

Dünyaya gönderilmiş bütün kutsal kitaplarda geçen bir meyve vardır. Kutsallığın, barışın zaferin ve refahın sembolü olan zeytindir o meyve, arınmak ve yeniden doğmak kısaca insanlık denince de ilk akla zeytin gelir. Dünyada yeşeren ilk ağaçtır zeytin ağacı ve milyonlarca yıldır meyvesinden çıkanlarla bizlere sabun, ilaç, dertlere deva, yağıyla şifa olmuştur.

Türkiye’de birçok ili gezmiş olmama rağmen, beni en çok etkileyen, yaşlılığımı geçirmek istediğim şehir Balıkesir’dir. Özellikle Ayvalık zeytinlerinin o muhteşem görüntüsü beni öylesine cezbeder ki, burayı hiçbir yere değişmem. Balıkesir travestilerinden güzeller güzeli zeytin gözlü Aysıma’yı buraya her geldiğimde ziyaret ederim. Her seferinde ışıl ışıl parlayan gözleri sanki bu topraklardan fışkıran iri yeşil zeytinler gibi gülümser.

Zeytin ağacı ile ilgili pek çok efsane dilden dile dolaşmaktadır gerçeklik payı var mı yok mu bilmiyorum ama benim en çok beğendiğim hikayeyi sizlere anlatmak isterim; Yarattığı âdemoğlunun yeryüzüne kötülük tohumları saçtığını gören Tanrı, onu bir tufanla cezalandırmaya karar verir. Ve Hazret-i Nuh’a bir gemi yapmasını, bu gemiye her temiz hayvandan erkek ve dişi yedişer, her temiz olmayan hayvandan erkek ve dişi ikişer ve kuşlardan da erkek ve dişi yedişer tane almasını söyler. Ardından büyük tufan başlar, Hazret-i Nuh ve gemisindeki canlılar hariç, yeryüzü üzerinde yaşayan her şey silinir. Tufan durulduğu zaman Hazret-i Nuh, suların çekilip çekilmediğini anlamak için geminin penceresinden bir güvercini güneşin battığı yere doğru salar. Sular çekilmediği için güvercin gemiye döner. Hz. Nuh, yedi gün sonra güvercini tekrar salar. Güvercin bu sefer, ağzında yeni koparılmış zeytin yaprağıyla gelir. O zaman Nuh, suların yeryüzünden çekildiğini anlar. Ağzında zeytin yaprağı tutan güvercin, o günden bu güne, ümidin, bolluğun, esenliğin ve barışın simgesi olur. Tufanın yok edici gücüne karşı direnen zeytin ağacı ise ölümsüzlüğün.

Ölümsüzlüğün ilacını bulduğu söylenen lokman Hekim bana sorarsanız zeytini bulmuştur. Eğer o gün dereden geçerken bulduğu ölümsüzlük ilacını suya düşürmeseydi, zeytinin ölümsüzlük ilacı olduğu kanıtlanacaktı.” Kıyametin kopacağını bilsen de elindeki fidanı dik”  diye görevlendirilen insan nesli olarak ağaçların kıymetini bilelim. Onlar varsa biz varız, dünyada hayat var ve sonsuzluk bir ağacın gölgesinde uzanmakla başlar. Saygılarımla.

 

 

Eşyalara bağımlı hayatlar

cats

Çoğumuzun evinde yıllardır atamadığı bazı anlamlar yüklediği ve bu nedenle değerli saydığı eşyalar vardır. Mesela çocukluktan kalma bir oyuncak, zamanında kıyıp da kimseye veremediğimiz bu oyuncağın yanına geçen yıllar arasında çok fazla eşya gelip yerleşmişse işte burada bir sorun var demektir.  Bu aslında bizlere ailemizdeki bireylerden geçmiş olan bir obsesif bozukluktur ve ileri düzeyde ise mutlaka tedavi gerektirir.

Eşyalara değerler ve anlamlar yükleyerek aslında kendi hatıralarımıza haksızlık ederiz. Çünkü biz o eşyalar olmasa da güzel anılarımızı kafamızdan silip atmayız.

Çok tipik olarak biriktirme hastalığı görülenler, öncelikle biriktirme eğilimi olup, yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde ayrılık, terk edilme, duygusuz, sevgisiz kalma nedeniyle sıkıntıları artan ve biriktirme sorunu oluşmaya başlayan bireylerdir. Zamanla, mutsuzlukları ve neşesizlikleri, biriktirme ve daha doğrusu önemli saydıkları eşyalara bağlanma ve sahiplenme duygularını besler. Bu durumda olanlar, zaman ilerledikçe, kendilerini daha yalnız hissedip ve kendi başına ‘’biriktirdikleri ve yaşamlarını doldurdukları’’ eşyalarla baş başa kalıp, arkadaşlarından bile uzaklaşabilirler.

Bodrum travestilerinden Ayda, annesinin ölmeden önce ona verdiği ve aman kızım buna gözün gibi bak dediği bir cep aynasını yıllarca çantasında taşıdıktan sonra bir gün yanlışlıkla bir arkadaş toplantısında kırı9lması üzerine adeta hayata küstü. Kendine sürekli olarak annesine ihanet ettiğini söyleyen Ayda, aslına annesinin bu değersiz aynayı niye sakladığını bile bilmiyordu. Hepimizin böyle değer bir eşyası olabilir ama asıl mesele eskiyen hiçbir eşyasını atamayan kaybetmekten korkan ve attığı eşyayı yerine koyamayacağını düşünen insanların biriktirme hastalığı, bu insanların evlerine girdiğinizde saklanan eşyalar yüzünden kendilerine yer kalmadığını hatta her temizliğin kalabalık eşyalar yüzünden sorun olduğunu görürsünüz.

Oysa bu hayatta saklanmaya değer tek şeyin hatıralarımız olduğu bilincine varıp, eskilerimizden kurtulmak ve kendimize temiz bir sayfa açmak zorundayız. Yıllar önce oturduğum Muğla’da tanıdığım Muğla travestilerinden Sanat, kullandığı yoğurtların kabını bile saklıyordu. Bunu neden yaptığını sorduğumda artan yemekleri koymak için bazen kap bulamadığını söyledi. Ona hemen çarşıya gitmemiz gerektiğini söyleyip dışarı çıkarttım birkaç saklama kabı ile eve döndükten sonra ise atma diye yalvaran gözlerine aldırmadan bütün o gereksiz kapları attım. Benden sonra hala o kapları biriktiriyor mu bilmiyorum ama umarım fazla eşyaları atmayı ve hayatta sadece kendine yer ayırmayı öğrenmiştir.

Bu hayatta değerli olan ve saklanması gereken tek şey kendimize duyduğumuz saygıdır. Kendine saygı duyan insanların ise hatırlamak için gereksiz objelere ihtiyacı yoktur. Sevgiyle kalın.

 

 

Pilinizin tükenmesi

5-4

Enerjiniz tükendi ve eliniz kolunuz kalkmıyor her zaman yapmaktan zevk aldığınız bir iş artık size angarya gibi geliyor. Sürekli bir depresyon hali yaşıyorsunuz. Korkmayın hasta değilsiniz sadece piliniz bitmiş.

Sürekli baş ağrıları yaşamaya başlayan ve artık pek çok şeyden zevk almadığını söyleyen Bodrum travestilerinden Ayda, önemli bir sağlık sorunu olduğunu düşünerek bir hastanede check-up yaptırdı fakat fiziksel hiçbir bulguya rastlanmadı. Bunun üzerine psikolojik destek almaya karar veren Ayda, yaşadığı şeyin tükenmişlik sendromu olduğunu orada anladı. Özellikle hizmet sektöründe çalışan yani insanlarla birebir diyalog kurmak zorunda olan kişilerde görülen bu rahatsızlık pek çok kişinin başına gelmesine ragmen tanı konulmadığı için basit bir depresyon sanılıyor. Oysa durum sanıldığından çok daha ciddi ve acil tedbir almanız gerekiyor.

Peki böyle bir rahatsızlıktan kurtulmak için neler yapmalıyız; Öncelikle çalışma şartlarımızı yani mesaimizi azaltalım, sık aralılarla işimize ara verip bir nefes alalım. Yemek ve uyku saatlerimizi düzene koyalım geç saatlere kadar çalışmak insan vücudundaki pek çok organın çalışma düzeninin aksamasına neden olur. Mutlaka her yıl tatil yapmaya özen gösterin. Yorgunluk ve halsizlik durumu devam ediyorsa Ülkemizde ünlü bir oyuncunun işi gücü bırakıp kaçması gibi sizde size yorgunluk veren işten vazgeçebilirsiniz. Tabi yaşamak için para kazanmak zorunda değilseniz. Ancak pek çoğumuz geçimini sağlamak için bir işte çalışmak zorundadır ve çogunlukla yapacağı işe kendine karar veremez. Hiç kimse tükenmişlik sendromuna karşı bir bağışık geliştirmemiştir. Yaptığı iş ne olursa olsun hangi pozisyonda çalışırsa çalışsın, herkes tükenmişlik sendromu için bir adaydır.

Maalesef insanlarla uğraşmak sanıldığı kadar kolay değildir. Gönüllü olarak bir yaşlı bakımevinde partime çalışan İstanbul travestilerinden Belin, yaptığı işi ve yaşlı insanları çok sevmesine ragmen kısa sürede tükenmişlik sendromu belirtileri göstermeye başladı. Gittiği psikolog işine ara vermesini söylediğinde başlarda biraz üzülse de bu haliyle kimseye yardımcı olamayacağını anladı ve hayır işlerine ara verip uzun bir tatile çıktı.

Tükenmişlik sendromu depresyondan daha ağır bir vakadır ve mutlaka yapılan işe ara verilmesini gerektirir. Piliniz bitmişse şarj olmadan yeniden çalışmanız imkansızdır. Kendinize eziyet etmeye devam etmek yerine bu hastalığı kabullenip tpkı Hürrem Sultan’ın yaptığı gibi uzun bir ara verin çünkü sağlığınız yaptığınız bütün işlerden daha önemlidir.  Sağlıklı ve mutlu günler dilerim.

 

 

Yalnızlığın şarkısı

ph3.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Uzun süren bir ilişkiden sonra gelen yalnızlık kadın için tam bir boşluğa düşme durumudur elini kolunu nereye koyacağını bilemeyen çaresizlik hisseden kadınlar, çareyi günübirlik ilişkilerde ya da kalabalık arkadaş ortamlarında ararlar. Oysa bu yalnızlığın çaresi olmak yerine derin bir acıyı da yanında getirir. Gelen mutsuzluğun ayak sesidir. Yerçekimi kuvvetini bulan bilim adamı aşk için köprü gibidir bu köprüyü kurmak yerine etrafına duvar ören insanlar her zaman mutsuz olmaya odaklanırlar demiş. Ben de bu söze bayıldım doğrusu ve kendi hayatımda ne kadar çok duvar olduğunu bu sözden sonra fark ettim.

Ayrılığın acısı bazen kalp krizi geçirmek gibi tam da kalbinizin üzerine çöreklenir. Geçmeyen kronik bir rahatsızlığa döner. Ayrılık acısı yaşayanlar bu duyguları ‘İçimde bir acı var, tam göğsümün ortasında geçmiyor, bir an unutsam bile birden ortaya çıkıyor. Sanki hep orada kalacak ve hiç geçmeyecek’ diye anlatıyorlar. Belki bana fazla arabesk diyeceksiniz ama iş damardan ayrılık şarkıları dinlemeye kadar uzanıyor.  Sanırım sevgilisinden yeni ayrılan biri olarak bu tanımı kolaylıkla yapabilirim. Ama benimle birlikte yalnızlığımı paylaşan İstanbul travestilerinden Aysıma bu duygudan kurtulmam için elinden geleni yapıyor. Tabi yalnızlık paylaşılamayan bir duygu olduğu için ben yalnızlığımı tek başıma yaşayıp duruyorum.

Modern zamanlarda kadınların, travestilerin ve erkeklerin yalnız yaşamaya başlaması sanırım özgürlük ve özgüven duygusunun artmasından kaynaklanıyor. Kendi kendine yetebilen insanlar her şeyi süpermen gibi karşılayabileceklerini sanıyorlar oysa aşk tek kişilik bir oyun değildir. Mutlaka karşısında bir eş ister.  Günümüz insanı kendi maddi imkanları olan tek başına küçük dairelerde yaşayan, akşamları takıldığı kişilerle vedalaşıp ayrılan yaratıklar oldukları için aşkın ve ayrılığın önemini kavramakta zorluk çekiyorlar. Hatta ayrılık sonrası kendini fazla dağıtan tipler bile var aralarında aşk acısını yeni bir aşkla bastırabileceğini düşünen bu kişiler dediğim gibi günübirlik ilişkilerde çare arıyorlar.

Kadınlar ayrılık sonrası başka birinin kollarına erkekler kadar kolay atlamazken, bu durumu önemsemeyen erkekler yeni aşklara yelken açtıklarını sanıyorlar. Oysa bu sadece yeni bir mutsuz birlikteliğin başlangıcı oluyor.  Belki de yalnızlığın zor kısmını sadece kadınlar yaşıyor bilemiyorum ama bildiğim tek gerçek yalnızlığın insana özgü olmadığı umarım hiç kimse bu dünyada yalnızlıkla sınanmaz. Hepinize mutlu bir beraberlik dilerim.

 

Cilt lekelerine son

1411119335638

Hepimiz pürüzsüz bir cildin hayalini kurarız. Ayna karşısına geçtiğimizde yüzümüzde gördüğümüz lekeler ve delikler yüzünden kendimize güvenimiz uçar gider. Mesela ben ne zaman  yüzüme aynada yakından baksam gözaltı morluklarım ve torbalarım yüzünden üzüntü duyarım. Bir de bunları gençlik yıllarımdan kalan sivilce izlerim eklenince makyaj yapıp kapatmaktan başka şansım olmadığını düşünürüm.

Oysa lekelerden ve sizi rahatsız eden  şeylerden kurtulmak çok kolay. Cilt bakımının ilk şartı cildi temiz tutmakla başlıyor. Cildinize uygulayacağınız buhar banyosu ile ölü derilerden arınıp, toz bitkisel bir maske uygulayabilirsiniz. Cildine hayran olduğum travesti Ayda, her banyoda bu yöntemi uyguladığını söylediğinde bende denemeye başladım ve gerçekten de kısa sürede cildimde düzelmeler oldu.

Hazır maskeleri kullanmak istemeyenler ise maskelerini evlerinin mutfaklarında rahatlıkla yapabilirler. Örneğin ballı yöntemde; İki çay kaşığı bal, yarım çay bardağı yoğurt, bir çay kaşığı greyfurt suyunu karıştırın. Karışımı cildinize sürün. Maskeyi 15 dakika sonra yıkayın ve nemlendirici uygulayın.  Normal ve kuru ciltlerde cildin kısa sürede nasıl parlak bir hal aldığına inanmakta zorluk çekeceksiniz.

Büyük atalarımızın kullandığı maya yöntemi ise bilinen en eski cilt temizleme yöntemi, mayanın cilde yararları saymakla bitmiyor. Antik Mısır’da kadınlar ekmek mayasını güzelleşmek uğruna ciltlerine sürerdi. Belki de Kleopatra’nın güzelliği mayadan gelmektedir. Mayanın mikrop öldürücü özelliği de bulunmaktadır. Açık yaraların üzerine sürülen maya merhem olarak da kullanılabilir. Mayanın içinde bulunan CM Glukan maddesi hücre yenilenmesini sağlamaktadır. Aynı zamanda bağışıklık sistemini de güçlendiren bu madde cildinize esnek ve sıkı bir görüntü kazandıracaktır. Peki bu mayayı nasıl kullanırız diyenler için; ? Bir paket yaş mayayı birkaç damla süt ile karıştırın ve cildinize sürün. Kaskatı olunca yıkayın.  İşte bu kadar basit bir yolla harika bir cilde sahip olacaksınız.

Bir de tabi her derde deva karbonat var. Bir çay kaşığı maya, bir çay kaşığı karbonatı 10 damla su ile ıslatın. Bu malzemeyi yüzünüze sürün, 15 dakika sonra yıkayın. Maya gözeneklerinizi temizler, karbonat ise zaman içinde dert ettiğiniz lekelere veda etmenizi sağlar. Yağlı ciltlerden arınmak için ise; limon maskesi kullanmak gerekir. Limonun asit özelliği ciltteki fazla yağı emer ve daha kuru bir cilde sahip olabilirsiniz.  İki  limonun kabuğunu soyun. Suyun içine koyun ve yarım saat bekletin. Sonra robotta püre haline getirin. Temizlenmiş cildinize sürüp, 10 dakika sonra suyla yıkayın. Laf aramızda travesti Ayda’nın da güzellik srrı limonmuş. Çünkü onun da yağlı bir cildi var ve özel bakım gerektiriyor. Siz de öncelikle cilt testi yaptırıp cildinizin nem oranını öğrenin daha sonra da ona uygun maskeleri evde kendiniz yaparak hem tasarruf hem zamandan kazanın.

 

 

 

 

Hayatı film gibi yaşamak

filmBazı insanlar vardır hani hayatı film gibi yaşamayı severler, Onların hayatlarında kötülere ve kötülüklere yer yoktur.  Anderson’dan masallar kitabı okur gibi ıskalarlar gerçekleri, çocukların bolca izlediği çizgi film kahramanları gibi hastalık ve ölümün bile kendilerine uğramayacağını zannederler.

Oysa gerçekler hiç de öyle onların sandığı kadar masum değillerdir. Örneğin;  Pamuk prenses zehirli elmayı yedikten sonra beyaz atlı prensin öpücüğüyle uyanmaz gerçek hayatta, hatta külkedisi ömrünün sonuna kadar hizmetçilik yapar üvey kardeşlerine, yani hayat gerçekte kolayca geçmez.

Bir apartmanın en üst katında oturan bir çocuk saçlarını Rapunzel gibi uzatıp, kaçamaz ona baskı yapan ailesinden, tıpkı travesti istanbul Ayda’nın çocukken saçlarını balkondan sarkıtıp, beklemesi gibi boş hayallerdir bunlar. Kadın olarak maalesef ince bir ruha sahip olduğumuz için olacak hayattan beklentilerimiz erkeklere göre kıyaslandığında oldukça fazladır. Bizler iyinin ve güzelin aşığı olmuşken, erkekler tekdüze bir hayatın peşinde koşarlar. Belki de bu yüzden anlamaz bir erkek bir kadını ya da tam tersi bir kadın bir erkeği, insanları anlama kitabını yazanlar da insan olduğuna göre kimi kime anlatacağız.

Ben masalları inkar etmiyorum aslında masal gibi, film gibi bir hayatı yaşamanın ne kadar imkansız olduğunu dile getiriyorum. Her düştüğümde canım acıyor öyle masallardaki gibi kalkıp yoluma aynen devam edemiyorum. Kimsenin gerçekleri görüp yola gelmesini de beklemiyorum. İyi iyidir, kötü de kötü. Bunu değiştirmeye benim gücümde sizin gücünüz de yetmez. Aşk filmlerinin hep mutlu sonla bitmesini beklersiniz oysa senarist bu sefer küçük bir değişiklik yapıp, yakışıklı oyuncuyu öldürüverir, Donakalırsınız. İşte hayat da böyle bir şeydir bazen hiç olmasını istemediğiniz şeyleri arka arkaya yaşayıp, yaralar alırsınız. Bazen bu yara bereler sizi güçlendirip, yaşama dört elle sarılmanıza neden olurken, bazen de yaşamaktan soğursunuz. Fakat ne olursa olsun sabretmeyi öğrenirsiniz. Kötülüklerin yanında güzellikleri de derlemeyi öğrenirsiniz. Çünkü yaşamak o kadar basit değildir. Zaman akıp giderken, sizin lehinize ya da aleyhinize akıyorsa günler, başka mevsim düzelir der sabredersiniz. Masalların arkasına  saklanıp, camdan bir tabutta yatarak beklemezsiniz hiçbir şeyi.

Belki de istanbul travesti Ayda gibi saçlarınızı kestirip, uzatmayı bırakırsınız balkondan hayal kahramanı prensi beklemeyi bırakıp, gerçeklere dönersiniz. Ne yapıp yapmayacağınıza karar verecek olan sizsiniz.

İster bir Amerikan filminin baş kahramanı olursunuz ister kendi dünyanızın başrolü, sonuçta acısıyla tatlısıyla yaşanan ve yavaş yavaş tükenen hayat sizin. Masal tadında bir dünya dileğiyle hoşçakalın.

 

 

 

Bu cinsiyeti hiç duymamıştım

Cinsiyetine doğumla karar verilmiş insanlar için hayat oldukça kolay ilerler, oysa bu dünyada çift cinsiyetli, lezbiyen, trans, travesti, gay bireyler de yer almaktadır. Şimdi sizlere benim  yeni öğrendiğim bir tanımdan bahsetmek istiyorum. Galler ülkesinde yaşayan bir kadın, cinsiyet kimliği için Bi_Gender terimini kullanıyor. Ne olduğunun merak ettim ve sizler için bir araştırma yaptım. Bi-Gender cinsiyet gün içerisinde değişen farklı cinsiyetlere bürünen kişiler için kullanılıyormuş.

Örneğin benim araştırdığım kişi olan Layla henüz çok genç sadece on sekiz yaşına olan Layla, sabah kalktığında kendinin hangi cinsiyette hissediyorsa o şekilde giyinip, çalıştığı sosyal kuruma gidiyormuş. Gün içerisinde cinsel kimlik tanımı değişen Layla, öğleden sonra birden bire erkek gibi giyinip,dolaşmaya başlıyormuş. Dünya üzerinde bu şekilde cinsiyetine karar  verememiş çok sayıda insan olduğunu öğrendim Hatta Facebook arkadaşlık sitesi yakın zamanda cinsiyet kısmına travesti ve gay’den sonra Bi- Gender tanımını da eklemiş, şimdilik bunu yapan tek site Facebook, sanırım sayıları yakında artar pek çok insan benim gibi böyle bir durumun varlığından yeni haberdar oluyor.

Layla erkek olduğunda Layton adını kullandığını anlatırken, bu durumu yüzünden bir ilişkisi olmadığını özellikle belirtiyor öyle ya sabah kadın, akşam erkek olan biri hangi cinsiyetle birlikte olacağına da karar veremez. Ayla uzun bir süre erkek gibi yaşamayı denemiş hatta kendine bir sevgili bile bulmuş fakat bu durum uzun sürmemiş çünkü Layla kadın olmayı çok özlüyormuş. Her iki cinsiyetten de vazgeçemeyeceğini anlayan layla şimdi içinden geldiği gibi yaşıyor.  Layla ile Layton’un kişilikleri de birbirlerinde tamamen farklıymış Layla sakin, sessiz bir kızken, Layton delifişek bir delikanlı hatta biraz asabi biriymiş. Patavatsızda olan Layton, etrafı tarafından pek sevilmezken Layla karakteri çok seviliyormuş.

Toplumu iki cinsiyetten ibaret gören insanların baskısı nedeniyle bu durumu yaşayan pek çoğu açığa çıkmaktan korkarken Layla’nın bu cesur tavrı hoşuma gitti. Avrupa toplumlarında bu durumu açıklamak belki daha kolay olabilir ama gün gelecek Asya toplumlarında bu gerçekle yüzleşmek zorunda kalacak ve o gün biz de varız diyebilme şansını yakalayacağız.

 

 

Yemeden duramamak

Bazı insanlar yemek yemeği bir eğlence haline getirmişler yemek yemeden duramaz olmuşlar. Bu insanlar maalesef obezite hastalığın pençesine düşmekten kurtulamıyorlar. Peki bu durumun bir hastalık olduğunu hiç düşündünüz mü? Maalesef genetik, hormonal ve psikolojik bozukluklara bağşlı olan bu yeme hastalığı en çok kadınları vuruyor. Kadınlar narin yaratıklar oldukları için hayat içerisinde pek çok şeyden kendilerine sorunlar çıkarıp mutsuz olabiliyorlar. Tıpkı travesti Esme gibi,  Esme bu rahatsızlığı yüzünden sürekli yemek yiyen yemeden yaşayamayan biri haline döndüğünde bir operasyon geçirmeye karar vererek midesini küçülttürdü. Fakat sonrası daha beter bir hal alan durumu yüzünden toplum içine çıkamaz duruma geldi.

Aslında baştan hata yapmış öncelikle onu yemek yemeye iten sebepleri araştırmamıştı. Kendisine son gittiği doktor bir psikolog yardımı alın deyince jeton düştü. Sonrasında rahatsızlığının psikolojik bir nedenden kaynaklandığını ve öncesinde o sorunuyla baş etmesi gerektiğini öğrenmişti.

Aramızda pek çok kadının muzdarip olduğu fazla kiloların altında psikolojik nedenler olabileceğini de bu sayede öğrendik. Kadınların %40’dan fazlasının obez olduğu ülkemizde aslında en başında kadınların maruz kaldığı sorunlarla başa çıkamaması yer alıyor. Toplum tarafından yeterli desteği görmeyen, amacı olmayan kadınların daha çok karşılaştığı bu sorunun çözümü için öncelikle cerrahi operasyon yerine altta yatan kaynağı bulmak gerekiyor.

Dünya üzerinde 3 milyona yakın insan obezite ile karşı karşıya ve çare her zaman diyet yapmak ya da az yemek olmuyor. Bunun bir hastalık olduğunu kabul etmek ve tedaviye başlamak çok önemli, maalesef bende genetik nedenlerle sıklıkla kilo alıp veren biri olarak, diyet programları yapmaktan yoruldum. Zaten her diyetisyen ayrı bir şeyler söylüyor ve bir süre sonra kafanız çorba oluyor. En sağlıklı olanının öncelikle hastalığımızı teşhis koydurmak olduğunu travesti Esme’nin yaşadıklarından sonra öğrendim.

Kısa bir süre önce neden bu kadar çok kilo alıp verdiğimi öğrenmek amacıyla bir aile danışmanıyla görüştüm. İnanmazsınız neredeyse yedi sülalemin kilo geçmişini öğrenmek istedi. Bunu genetik yapının neden olduğu kiloya bağlı bir hastalıkla karşı karşıya olduğunda yaptığını  söyleyince ailemde bir araştırma yapıp gerekli bilgileri doktoruma verdim. Benim sorunum kesinlikle genetik yatkınlıkmış ben ömrüm boyunca az yemeğe ve fiziksel aktivite yapmaya özen göstermem gerektiğini öğrendim. Siz de fazla kilolarınızdan şikayetci iseniz mutlaka diyet falan yapmadan bir doktora muayene olun ve psikologa gitmeyi de ihmal etmeyin.  Mağazalarda satılan  küçük beden elbiselere girebilmenin başka yolu yok. Sağlıklı günler.

 

 

 

 

Aşk cesaret ister

Klasik aşk filmleri izlemekten sıkılanlar için size bir film önermek istiyorum. Cesaretin var mı aşka? Kalıpların dışında sadece romantizm içermeyen filmin konusu kısaca şöyle; Marion Cottillard ve Guillaume Canet’in başrollerini üstlendiği Jeux d’Enfants annesi kanser ve ölmek üzere olan Julien ve göçmenliğin zorluğu ile başa çıkmaya çalışan Sophie’nin hikayesini anlatıyor. Bu iki çocuğun oynadıkları cesaret oyunu her geçen gün aşklarını alevlendiren, onları bir yandan zevk verirken,  bir yandan ise işkence eden bir hale dönüşür. “-Cap ou pas cap? –Cap!” (-Var mısın yok musun? -Varım!) diyerek sürekli iddialaşan Sophie ve Julien’in hikayesi zamanla hayatın zorluklarının da onlara yaşattıklarıyla tam bir yıkıma dönüşür. Pempe aşk masallarından sıkılanlar bu filmi izleyebilir. Bu hafta sonu ev arkadaşım travesti Ayla ile birlikte DVD’sini alıp izlediğimiz film bizi adeta büyüledi.

Sevgilinizle el ele izlemek için yerli bir film de seçtik. Haftanın filmi Başka Dilde Aşk Mert Fırat, Saadet Işıl Aksoy ve Lale Mansur’un başrollerini paylaştığı filmin hikayesi çok çarpıcı.  İşitme engelli Onur ile çağrı merkezinde çalışan Zeynep’in aşkını anlatan film, aşkın hiçbir engel taşımayacağını şiirsel bir dille seyirciyle buluşturuyor. “Konuşmadan anlaşmak mümkün müdür?” sorusuna cevap arayan film ötekileştirmenin her türlüsüne karşı dururken bir yandan da insanın içini burkuyor, acıtıyor, güldürüyor, umutlandırıyor. Filmin bir benzerini görme engelli kızla aşk yaşayan bir gencin hikayesi olan Sadece sen de izlemiştik. Sadece sen ile pek çok benzerlik taşıyan bu filmin de teması aşkın engel tanımadığı, aşk insanı nerede olursa olsun yakaladı mı bırakmıyor.

Sadece sen filminde yakışıklı aktör ibrahim Çelikkol ve görme engelli sevgiliyi oynayan Belçim Bilgin harika bir iş çıkarmışlardı. Televizyonlarda da defalarca gösterilen filmi izlemeyenler varsa iki filmi bir arada da izleyebilirler. İster görme engelli ister işitme engelli olsun aşık olduğunuz kadın için neler yaparsınız sorusunu bizlere sordurtan filmler aşkın gücünü kanıtlamak ve aşk için ölmeye bile değeceğini anlatmak için çekilmişler.

Leyla için Ferhat’ı çöllere düşüren, Aslı için dağları deldiren aşk hiç eskimeyen ve eskimeyecek bir konu belki de beyaz perdeye bu kadar çok konu olması da bu yüzdendir. Ayağımızı yerden kesen aşklar yaşamak kalbimizi hızla çarpıtırken, bizlere dünyanın yaşanılacak bir yer olduğu gerçeğini hatırlatır. İnsanlığın ilk gününden beri var olan aşk Adem ve Havva’ dan başlayıp, kimde son bulacağı belli olmayan bir duygudur. Mert Fırat da Aşk cesaret ister filmi ile travesti Ayda’nın aşık profilini tutturmuş görünüyor. Güzel tende değil gözdedir  diyen halk şairi ”güzelliğin beş para etmez bu bende ki aşk olmasa” diyerek aşkın en güzel tanımını yapmıştır. Aşk dolu yıllar dilerim. Hoşçakalın.